Can Tunca
Yakın Doğu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Zehra Azizbeyli, Kıbrıs meselesinin tarihsel gelişimini, Osmanlı döneminden günümüze uzanan süreci Perspektif’e anlattı. Azizbeyli, Kıbrıs’ta bugün “negatif barış” olarak adlandırılan bir durumun bulunduğunu söyledi.
– Kıbrıs meselesini konuşmak istiyorum sizinle. Bu mesele nasıl ve ne zaman başladı? Tarihsel süreci anlatır mısınız?
Kıbrıs, Akdeniz’in ortasında bulunan ve coğrafi açıdan Akdeniz’in üçüncü büyük adası olarak biliniyor. Tarih boyunca birçok medeniyet için uğrak yeri olmuş, farklı devletler tarafından işgal edilmiş ve yönetilmiştir. Bunun en önemli nedeni adanın stratejik konumudur. Akdeniz’in ortasında yer alması, Afrika’ya, Orta Doğu’ya ve Asya’ya yakınlığı ve ticaret rotası üzerinde bulunması hem ticari hem de askeri açıdan önemli bir konum sağlamıştır. Bu nedenle ada sürekli olarak farklı güçlerin ilgisini çekmiştir.
Ada küçük olmasına rağmen karma bir nüfusa sahiptir. Tarihsel olarak baktığımızda Kıbrıs önce çeşitli uygarlıklar tarafından yönetiliyor. Lüzinyanlar, Katolik ve Fransız kökenli bir hanedan olarak adayı yönetiyor. Sonrasında Venedikliler Kıbrıs’ın ticari ve stratejik amaçlarına uygun olduğu için adada 82 yıl hüküm sürüyorlar. Venedik dönemi sonrasında Osmanlılar adayı ele geçiriyorlar.

Osmanlılar 1571 yılında adayı aldıklarında Osmanlı İmparatorluğu’nun farklı bölgelerinden Müslüman nüfus getiriliyor. Böylece adadaki nüfus yapısı daha da çeşitleniyor. Osmanlı döneminde adada Müslümanlar, Ortodoks Hristiyanlar ve Lüzinyan ile Venediklilerden kalan Latin kökenli Katolik Hristiyanlarla birlikte yaşıyor.
O dönemde etnik ya da millî kimlikler bugünkü anlamıyla gelişmiş değil. Ayrım daha çok din temelinde yapılıyor. Yani, adadaki nüfus Müslümanlar ve Hristiyanlar şeklinde birbirlerinden ayrılıyorlar.
Osmanlı Devleti kendi topraklarının büyük bölümünde uyguladığı millet sistemini Kıbrıs’ta da uyguluyor. Bu sistemde gayrimüslimler dinlerini ve dillerini değiştirmek zorunda değil. Açıklamak gerekirse, millet sistemi gayrimüslimlerin dini ve toplumsal konularda, kendi iradelerini kullanarak yönetilmelerine olanak tanıyan bir yönetim şekli olarak ifade edilebilir. Ancak vergi sisteminde farklılık var ve gayrimüslimlerden daha fazla vergi alınıyor. Bu sistem sayesinde adadaki Rumlar kimliklerini koruyabiliyor.
Ayrıca Osmanlı Devleti Ortodoks Kilisesi’ne bazı imtiyazlar veriyor. Hristiyanlardan vergi toplama görevi Ortodoks Kilisesi’ne bırakılıyor. Bu da kilisenin adadaki Elen kimliğin gelişmesinde etkili olmasına katkı sağlıyor. Elen kimliği Yunanca dilini benimseyen, antik çağlara ait Yunan kültürü ve geleneklerini ve özellikle de Ortodoks Hristiyanlığa bağlılığa dikkat çeker.
– Rumların adadaki varlığı ne zamana dayanıyor?
Rumlar aslında adada zaten var olan bir halk. Tarihsel olarak çeşitli Yunan uygarlıklarıyla bağlantılı bir nüfustan söz ediyoruz. Ancak Yunanistan ile adadaki Rumlar arasında tarihsel ve kültürel farklılıklar da var. Birçok küçük Yunan medeniyetinin parçaları gibi düşünmek mümkün.
Osmanlı döneminde milliyetçilik duygusu henüz gelişmiş değil. Bu nedenle ayrım daha çok din temelinde yapılıyor. Yani, halklar Müslümanlar ve Ortodoks Hristiyanlar olarak dini kimlikleriyle birbirlerinden ayrılıyor.


– Peki Osmanlı’dan sonra süreç nasıl gelişiyor?
Osmanlı döneminde büyük bir karmaşa yoktur. Bazı isyanlar görülür. Özellikle 1821’de Yunanistan’ın Osmanlı’dan ayrılmasıyla adadaki Rum toplumunda hareketlilik artar. Ancak bu ayaklanmalar bastırılır. Bu isyan Yunanistan’ın bağımsızlığını getiren ve Kıbrıslı Rumlar arasında da milliyetçi fikirleri güçlendiren en önemli olaylardan biri olarak kabul ediliyor.
1800’lerin sonuna gelindiğinde Osmanlı Devleti iç sorunlar ve savaşlar nedeniyle zor durumdadır. Özellikle Osmanlı-Rus Savaşı nedeniyle Rusya’dan ciddi bir tehdit söz konusudur. Bu süreçte İngiltere devreye girer ve Osmanlı’ya yardım teklif eder. Ancak bunun karşılığında Kıbrıs’ı kiralamak ister.
1878 yılında ada İngiltere’ye kiralanır. Bu tarihten sonra adadaki milliyetçilik duygusu daha belirgin hale gelir ve toplumlar arasındaki ayrım daha fazla hissedilmeye başlanır. Bunun sebepleri arasında 78 yıl süren İngiliz idaresinin bazı politikalar izlemesi ve adadaki milliyetçi bilincin bu dönemde belirip sonradan da güçlenmesine katkı sağladığı bilinmektedir.
– İngiltere adayı neden istemiştir?
Bu tamamen stratejik bir karardır. O dönemde Süveyş Kanalı henüz açılmamıştır ve ticaret yolları açısından Kıbrıs çok önemli bir noktadadır. Ayrıca askeri açıdan da stratejik bir konumdadır. Adanın doğal kaynakları açısından büyük bir zenginliği yoktur. Başına gelenlerin büyük kısmı stratejik konumundan kaynaklanmıştır.
İngilizler adaya geldikten sonra temsil sistemi kurarlar. 1882 yılında Kavanin Meclisi adı verilen bir meclis oluşturulur. Temsil sistemi nüfus dağılımına göre düzenlenir. Rum ve Türk toplumlarının siyasi temsiliyeti bu şekilde başlar. Ancak, bu süreçte Müslümanlar ilk kez sayısal olarak azınlıkta olduklarını fark ederler. 18 üyeden oluşan Kavanin Meclisinde, İngiliz yönetimi tarafından tayin edilen 6 İngiliz temsilci, Kıbrıs Rum halkı tarafından belirlenen 9 Ortodoks temsilci, Kıbrıs Türk halkı tarafından belirlenen 3 Müslüman üye bulunmaktaydı.
Kıbrıslı Rumlar ise İngilizler adaya gelir gelmez Yunanistan’a bağlanma, yani enosis taleplerini dile getirmeye başlarlar. Ancak İngiltere bu talebe olumlu yaklaşmaz ve Kıbrıs’ı kendi amacına yönelik, yönetimi altında tutmaya devam eder. 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla, İngilizler Osmanlılara karşı savaşa girmeyi fırsat bilip adayı kendilerine tamamen bağlamak için bu durumu bir fırsat olarak görmüşlerdir. Resmî olarak Kıbrıs, 1925 yılında İngiltere’nin bir kolonisi haline gelmiştir.

– Bugünkü sorunu ortaya çıkaran ilk önemli olay nedir?
Adadaki Rumların Yunanistan’a bağlanma talepleri İngiltere yönetimine bildirildikten sonra İngilizlerin fazla ilgi göstermemesi, adada çeşitli ayaklanmalara sahne olur. Bunlardan en fazla bilineni 1931 İsyanıdır. Daha sonraki yıllarda da bu taleplerini çeşitli şekillerde dile getirirler. Ancak, resmî olarak 1 Nisan 1955’te kurulan EOKA örgütüyle İngiliz yönetimine karşı direnişlerini başlatırlar, Bu örgüt, ideali olan Yunanistan’la bağlanma yani enosise ulaşmak amacıyla askeri ve de siyasi faaliyetlerle İngiliz yönetimine karşı bir kavga sürdürmüştür diyebiliriz. Aslında hazırlıklar daha önce başlamıştır. 1800’lerden itibaren milliyetçi propaganda özellikle Rum Ortodoks Kilisesi tarafından yapılır. 1950 yılında kiliselerde yapılan plebisitte (referandum) Rum toplumuna Yunanistan’a bağlanmak isteyip istemedikleri sorulur. Ancak bu oylama yalnızca kiliselerde yapılır ve açık oy şeklindedir. Buradan çıkan sonuç, %96,5 oranında enosis lehine bir karar olmuştur. Ancak, bu sonuç Kıbrıs Türk toplumunun iradesini yansıtmamaktadır.


– Türk tarafı bu süreçte nasıl bir tepki vermiştir?
Türk toplumu bu süreçte kendisini yalnız hissetmeye başlar. İngiliz yönetiminden de yeterli destek görmediklerini düşünürler. Bunun üzerine 1958 yılında Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) kurulur. Amaç Türk toplumunu korumaktır. TMT enosis fikrine karşılık olarak taksim tezini savunmaktadır. Taksim tezi, adanın bölünmesini savunur ve Rum milliyetçiliğine karşı önlem alınmasını amaçlayan siyasal bir doktrindir. Özellikle 1956–1958 yılları arasında Rum saldırıları ve çatışmalar yaşanmıştır. Buradaki amaç, Türk köyleri ve mahallelerine yönelik baskınlarla Türk halkını sindirmek ve enosis planına karşı Türkleri etkisiz hale getirmektir. TMT bu şartlar altında kurulmuştur. Sonuç itibariyle, bu dönemde toplumlar arası gerginlik artarak, adada iki toplum arasında silahlı karşılıklı çatışmaların ilk aşamalarının başladığı görülür. Aynı dönemde, ayakta kalmaya çalışan Kıbrıs Türk toplumu 1957-1958 yıllarında, Kıbrıslı Türklere, yönelik bir çağrı yaparak; toplumsal birlik ve dayanışmayı güçlendirmeye yönelik ‘Türkten Türke’ kampanyası başlatır.


– 1955’ten sonra süreç 1974’e nasıl geliyor?
1955’ten sonra EOKA’nın silahlı eylemleri artar. Önce İngiliz askeri hedeflerine saldırılar düzenlenir. Bir süre sonra toplumlar arası gerilim de artar.
1959 yılında Londra ve Zürih anlaşmaları imzalanır. Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantör olduğu bir sistem kurulur. 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edilir.
Cumhurbaşkanı Makarios olur, cumhurbaşkanı yardımcısı ise Dr. Fazıl Küçük olur. Bu cumhuriyet güç paylaşımı esasına dayalı bir devlet modelidir. Ancak anayasal sistem iki toplum arasında hassas bir denge üzerine kurulmuştur ve kısa sürede sorunlar ortaya çıkar.

– 1963 olayları nasıl başladı?
1963 yılında Makarios 13 maddelik bir anayasal değişiklik önerisi verir. Bu öneri Türk tarafı tarafından reddedilince, iki toplum arasındaki gerilimi önemli ölçüde artar. Bu durum büyük bir siyasi krize yol açar. Ardından sokak çatışmaları başlar ve iki toplum arasında ciddi gerilimler yaşanır. Bu öneriler, 1963’te ‘Kanlı Noel’ olarak da bilinen çatışmaları ortaya çıkarmış ve de toplumda ilk bölünmeye yol açmıştır. Bunun sonucunda, Türkler karma köylerden ayrılarak daha çok Türk nüfusunun yoğun olduğu bölgelere yerleşmeye başlar. Bu süreçte iki toplum arasındaki iletişim de büyük ölçüde kopar. Anayasanın 13 maddelik değişiklik önerisi esasen iki toplum arasındaki iş birliğini kolaylaştırmak adına önerilse de Türklerin sert tepkisiyle karşılanır. Bu öneriler özetle şunlardır: Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısının birbirlerine vekalet etme ve de veto haklarının kaldırılması, Parlamentoda Rum ve Türk milletvekillerinin bazı kararları engelleme yetkilerinin azaltılması, anayasada 5 büyük kent için Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk olarak ayrı ayrı kurulan belediyelerin birleştirilmesi, anayasada %70 Rum ve %30 Türk katılımı olarak belirlenen kamu hizmetleri temsiliyet oranının toplumların güncel nüfus oranına göre, yani %80 ve %20 olarak belirlenmesi, anayasada ayrı olarak kurulmalarına izin verilen Türk ve Rum mahkemelerinin birleştirilmesi ve polisle jandarma birimlerinin ayrımına son verilmesi, ortak bir kuvvet oluşturulması. Sonuç itibariyle, Kıbrıslı Türkler tüm kamu görev ve makamlarından çekilerek çok sayıda Kıbrıslı Türk, evlerini terk edip, kalabalık oldukları bölgelerde kendi yerleşim bölgelerini oluştururlar.



– 1974’te ne yaşandı?
1974 yılının 15 Temmuz’unda Yunanistan’daki askeri cunta Makarios’a karşı darbe düzenler. Makarios bu darbeden kaçarak, sonrasında İngiliz üslerine sığınarak kurtulur.
Türkiye garantörlük hakkını kullanarak 20 Temmuz 1974’te askeri müdahalede bulunur. Bu müdahale sonrasında ada fiilen ikiye bölünür.


– 1983’ten günümüze süreç nasıl değerlendirilebilir?
1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti kurulur. 1983’te ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edilir. Ancak uluslararası alanda yalnızca Türkiye tarafından tanınmaktadır.
1990’lardan itibaren Birleşmiş Milletler öncülüğünde birçok çözüm planı gündeme gelir. Bunlardan en önemlisi Kofi Annan Planı’dır. Kıbrıslı Türkler referandumda plana destek verirken Rum tarafı planı reddeder.

– Günümüzde çözüm ihtimali nasıl görünüyor?
Kıbrıs’ın durumu hâlâ karmaşık ve belirsiz bir durum sergiliyor. Bunda adanın coğrafi lokasyonunun da etkisi olduğunu söylemeliyiz. Bugün Kıbrıs’ta “negatif barış” dediğimiz bir durum var. Yani çatışma yok ama gerçek bir barış da yok. İki toplum yıllar içinde birbirinden uzaklaşmış durumda.
Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları, Avrupa Birliği süreci ve bölgesel gelişmeler sorunu daha da karmaşık hale getiriyor. Mevcut statüko özellikle Kıbrıslı Türkler açısından çeşitli zorluklar yaratıyor.
Kalıcı bir çözüm için iki tarafın üzerinde uzlaşabileceği bir mutabakat gerekiyor. Ancak bunun kolay bir süreç olmadığını söyleyebilirim.


/<


